Yaşadıklarımdan öğrendiğim birkaç şey var
Bugün benim doğum günüm.
Takvimde bir sayı daha değişti.
Hayatıma bir yaş daha eklendi.
Yaş, uzaktan bakıldığında sadece bir rakam gibi durur.
Ama insan yaş aldıkça anlıyor ki o rakamın içi hiç de boş değil.
O rakamın içinde sabahlar vardır, geceler vardır.
Kırılmalar vardır, toparlanmalar vardır.
Beklenmedik sevinçler, beklenen ama gelmeyenler vardır.
Cesaret edip yaptıkların, cesaret edemeyip içinde kalanlar vardır.
Bazen çok konuştuğun, bazen susarak geçirdiğin uzun zamanlar vardır.
Ve bütün bunlardan geriye kalan şey, zamanla dibe çöken bir tortudur.
Hayatın tortusu.
Uzun zamandır hayatıma eşlik eden bir şiir vardır:
Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.
Yıllar içinde bu şiire defalarca döndüm.
Bazen kendimi güçlü hissettiğimde,
bazen en kırılgan hâlimde.
Bazen yolum açıkken,
bazen yolumu kaybettiğimi düşündüğüm anlarda.
Ama bugün başkasının dizelerine yaslanmadan,
kendi yaşadıklarımdan süzülenleri yazmak istiyorum.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim ilk ve belki de en temel şey şu oldu:
Okumadan olmuyor.
Sadece kitap okumaktan söz etmiyorum.
İnsanı okumaktan,
hayatı okumaktan,
sessizliği, suskunluğu, bakışları, duruşları okumaktan söz ediyorum.
Okudukça insan daralmıyor;
aksine genişliyor.
Başkasının hikâyesinde kendini,
kendinde başkasını görüyorsun.
Okumak, insanın içindeki kabuğu çatlatıyor.
Ve o kabuk çatlamadan insan gerçekten büyümüyor.
Sonra aile geliyor.
Aile dediğimiz şey bazen en zor sınav,
bazen en güvenli liman.
Ama her hâlükârda kök.
Kökü olmayanın gölgesi olmuyor.
Ne kadar uzağa gidersen git,
ne kadar yükselirsen yüksel,
bir gün dönüp dolaşıp köküne bakıyorsun.
Zamanla şunu çok net anladım:
Başarı geçici,
para geçici,
unvan geçici…
Ama ailenin varlığı kalıcı.
Ve bu kalıcılığın ne demek olduğunu bana en derin hâliyle eşim ve kızım öğretti.
Eşim
Eşim, hayat bana sert davrandığında yumuşak kalabilmenin mümkün olduğunu gösterdi.
Her şeyin hızlandığı, herkesin yüksek sesle konuştuğu, herkesin haklı olmaya çalıştığı anlarda;
susmanın, beklemenin, zaman tanımanın ne demek olduğunu onunla öğrendim.
Evlilik, sadece mutlu anların toplamı değilmiş.
Evlilik, zor zamanlarda da yan yana kalabilmekmiş.
Birlikte gülmek kadar birlikte susabilmekmiş.
Konuşmadan da anlaşabilmekmiş.
Hayatın yükü ağırlaştığında omuz omuza durabilmek…
Yorulduğunda “ben buradayım” diyebilecek birinin varlığını bilmek…
Her şey yolunda gitmediğinde bile insan kalabilmek…
Bunların hiçbiri kendiliğinden olmuyor.
Bunlar emek istiyor, sabır istiyor, anlayış istiyor.
Eşimle şunu öğrendim:
Hayat her zaman kolay olmuyor ama yanında doğru biri varsa,
zor zamanlarda bile savrulmuyorsun.
Bazen hiçbir şey söylemeden sadece yanında durmak,
bazen doğru anda doğru kelimeyi bulmak,
bazen de hiçbir şey yapmadan bekleyebilmek…
Bütün bunlar bana evliliğin bir sözden çok daha fazlası olduğunu öğretti.
Kızım
Kızım ise bana hayatı yeniden öğretti.
Onun dünyaya bakışıyla,
benim yıllar içinde körelttiğim duygular yeniden canlandı.
Merak etmeyi, şaşırmayı, saf bir neşeyle gülmeyi ondan öğrendim.
Kızım bana şunu hatırlattı:
Her şey bu kadar karmaşık olmak zorunda değil.
Bazen bir soru sadece bir sorudur.
Bazen bir gülüş her şeye yeter.
Onun gözünden baktığımda dünyanın hâlâ kurtarılabilir olduğunu gördüm.
Hâlâ iyi insanların,
hâlâ temiz duyguların,
hâlâ samimi bağların var olabileceğini…
Kızım bana sadece baba olmayı değil,
aynı zamanda yeniden insan olmayı öğretti.
Ve şunu da öğretti:
Sorumluluk sadece çalışmak, üretmek, ayakta kalmak değil.
Sorumluluk aynı zamanda örnek olmak.
Sözlerinle değil, duruşunla öğretmek.
Sağlık ve iç denge
Bir noktadan sonra sağlık meselesi geliyor gündeme.
Ve insan anlıyor ki sağlık her şeyin temeli.
Özellikle mental sağlık.
Zihnin yorgunsa beden seni taşımıyor.
Bedeninle kavga edersen hayatla da kavga ediyorsun.
Ve çok net öğrendiğim bir gerçek var:
Bilinçaltınız ne kadar temizse, siz de o kadar mutlusunuz.
Bastırılmış duygular,
söylenmemiş sözler,
ertelenmiş yüzleşmeler zihinde tortu bırakıyor.
O tortu temizlenmeden huzur kalıcı olmuyor.
Modern tıp çok kıymetli.
Ama tek başına yeterli değil.
Enerji akışı, bedeni dinlemek, iç dünyayı sadeleştirmek bir bütün.
Sevmek, sevilmek, karma ve şifa
Sevmek ve sevilmek bir lüks değil.
İnsan sadece sevildiği için değil, sevebildiği için de iyileşiyor.
Biri eksik olunca diğeri yarım kalıyor.
Hayatta hiçbir şey karşılıksız değil.
Adına karma deyin,
denge deyin,
ilahi adalet deyin…
Ne gönderirsen bir şekilde geri dönüyor.
Şifa sadece hastane koridorlarında olmuyor.
Bazen bir sözle,
bazen sadece dinleyerek,
bazen “buradayım” diyerek.
Dostlar
Bir de dostlar var.
Hayatın farklı dönemlerinde yoluma eşlik eden,
aynı masayı, aynı sessizliği, aynı zamanı paylaştığım insanlar:
Abdulvahab, Ali Başkan, Ali Haydar, Ali Rıza Çiloğlu, Aziz, Cem, Cemo, Cevat, Ebru, Emre, Evren, Hasan Tunç, Hayati, İsmet, Kadir, Kübra, Levent, Mehmet, Namık, Niyazi Baba, Ömer, Selami, Selim, Serkan, Suphi, Şenol, Talha, Tolunay, Vildan, Yasin, Yavuz ve Zeki Yamani Yıldırım.
Adını burada sayamadığım, yazamadığım ya da bu satırlara sığdıramadığım dostlarım da incinmesin.
Dostluk isimle değil, niyetle;
satırla değil, hatırla ölçülür.
Son
Ve bugün, bir yaş daha alırken şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum:
Olmak istediğim yaştayım.
Olmak istediğim huzurdayım.
Olmak istediğim yerdeyim.
Ve bu, rakamlardan çok daha kıymetli
